Kısa Yollar!
* Sık Kullanılanlara Ekle
* Giriş Sayfam Yap
YAZILI SOHBET
SeSLi SoHBeT
Sohbet Odaları
Radyo Dinle
Radyo istek Paneli
  ilçemiz 19 Mayıs
  ilçe Foto Albümü
  Güncel Resimler
 19Mayıs Önemli Tel
  ilçeden HABERLER
  19Mayıs Mahalleler
  19Mayıs Okullar
  19Mayıs Köyler
  Sigara Fabrikası
  Samsun ve Tarihi
  Samsun'un ilçeleri
Samsun Nüfus Sayım  Samsun Plaka Serisi
  Atatürk ve Samsun
Türk Devletleri Tarihi
  Osmanlı Devleti
  Marşlarımız
  Türk Mutfağı
  Rüya Tabirleri
  Burçlar
  Şifalı Bitkiler
  Çiçekler
  ideal Kilo Hesaplama
  Bayanlara Özel
  Aşk Sözleri
  Resimli Şiirler
ünlü Şairlerden Şiirler
  Hayvanlar Alemi
  Kartvizitler
SiTE LİNKLERi
19MAYIS KAYMAKAMLIK WEB ADRESİ GİRİŞ
19 MAYIS BELEDİYESİ WEB SİTESİ GİRİŞ
RUMUZ : VARSA ŞİFRE :

 

 

TARİHTEKİ  TÜRK  DEVLETLERİ*

 

 

TARİHİ

 

     ADI

M.Ö. 204 -  M.S.           216

      Büyük Hun İmparatorluğu

          48 -   216

      Batı Hun İmparatorluğu

        375 -   454

      Avrupa Hun İmparatorluğu

        420 -   562

      Ak Hun İmparatorluğu

        552 -   743

      Göktürk İmparatorluğu

        565 -   803

     Avar İmparatorluğu

       651 -   983

      Hazar İmparatorluğu

        744 - 1335

      Uygur Devleti

        940 - 1040

      Karahanlılar Devleti

        963 - 1183

      Gazneliler Devleti

     1040 - 1157

      Büyük Selçuklu İmparatorluğu

     1157 - 1231

      Harizmşahlar Devleti

     1236 - 1502

      Altınordu Devleti

     1368 - 1501

      Büyük Timur İmparatorluğu

     1526 - 1856

      Babür İmparatorluğu

     1299 - 1922

      Osmanlı İmparatorluğu

     1923 -

      Türkiye Cumhuriyeti Devleti

                *  T.C. Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız; Tarihteki 16 büyük Türk İmparatorluğunu,

    ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti Devletini simgeler. 

 

 
BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU  Mete Han 'ın Tahta Çıkışı

Mete Han’ın babası Teoman Çin yıllıklarında Tan-hu (veya Şan-yü) diye anılmaktadır ki, Hun dilinde imparator ünvanı olan bu tabir basit bir kabile reisi değil, çok önceleri teşekkül etmiş bir devletin başkanı olduğunu gösterir. Üvey anasının teşviki ile babası tarafından veliahtlık hakkının kendisinden alınması teşebbüsü karşısında Mete Han, emrindeki demir disiplin altında yetiştirdiği 10 bin atlı ile katıldığı bir sürek avında Teoman’ı öldurerek Hun Tan-hu’su ilan edildi (M.Ö.209). Mete Han, doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği Tung-hu’ların ısrarla toprak taleplerine savaş ile mukabele ederek onları perişan ettikten ve böylece hakimiyetini kuzey Peçli’ye kadar genişlettikten sonra güney-batıya döndü ve Orta Asya’daki, Hind-Avrupa kökenli oldukları sanılan Yüe-çi’leri yerlerinden oynattı. Bunlar kütleler halinde batıya doğru çekilirken Mete Han güneye yönelerek Huang-ho büyük dirseği içindeki Ordos bölgesini ele geçirdi ve oradan Çin topraklarına girdi. Mai-yi, T’ai-yuan şehirlerini zapt ederek Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao-ti’nin 320 bin kişilik, hemen hemen tamamen piyade ordusunu, bozkır usulü sahte ric‘at tâbyesi ile çenber içine aldı (M.Ö. 201). İmparator, vaktiyle Türkler’in yaşadığı bütün toprakların Hun Devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve yıllık vergi taahhüdü şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak oldu. Çin ile dostluk havası içinde ticarî münasebetleri geliştirirken Mete Han, İrtiş yatağına kadar olan bozkırları (Kie-kun = Kırgızlar’ın memleketi) ve buranın batısındaki Ting-ling’lerin yerini, bazı eski Ogur (O-k’ut) kolları ile meskun araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve Isık Gölü etrafındaki Vu-sun’ları hakimiyeti altına aldı. Bu suretle büyük Hun hükümdarı o çağda Asya kıt‘asında yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk sınırlarının Mançurya’dan Aral Gölüne, batı Sibirya’dan Gobi Çölü-Tibet hattına kadar genişlediği bu tarihlerde Hunlar’a tabi olanlar arasında Moğollar, Tunguzlar ve Çinliler de vardı. Mete Han tarafından Çin hükümetine önderilen M.Ö. 177 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre Türk devletine bağlı kavimlerin sayısı 26 idi ve bunların hepsi, Tan-hu’nun ifadesi ile “yay geren halk” yani “Hun” olmuşlardı.

Mete Han Döneminin Genel Özellikleri
Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, hayvancılığa elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin tabakaları ile köle sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve devlet bu kabile birliklerinin (bodunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği esasına dayanıyordu. Devlet, bu kuruluş icabı ve bilhassa ordunun Mete Han tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat" niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar (bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fetihlere açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devlet yapısından ayrılıyordu. Çin'de esas rejim "feodalite" olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri hep Hun asıllı oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu; Mete Han tarafından gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip sistemi de Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mete Han’ın, Çin içlerine dalarak bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel olunmuştu. İnanç yönünden ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök Tanrı itikadındaki Hun devletinin meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır. Önce, devlet Çin topraklarında değil, "Hiung-nu"lar sahasında kurulmuştu; Ikincisi, Mete Han’ın "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir. Üçüncüsü, Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil, Türk menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mete Han zamanında kesin şeklini aldığı görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal yapısı, idarî ve askerî kuruluşları, dini ve dünya görüşü ile, Türk milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem taşır.
Mete’nin Ölümü ve Tanhu Ki-Ok Dönemi
Mete Han M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman, mülkî ve askerî teşkilatı ile, iç ve dış siyaseti ile, dini ile, ordusu ve harp tekniği ile, sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonra asırlar boyunca Türk devletlerine örnek vazifesi görecek olan, tarihen malum ilk Türk siyasî teşekkülü, “Büyük Hun İmparatorluğu” kudretinin zirvesinde bulunuyordu. Mete Han’ın oğlu Tanhu Ki-ok (M.Ö. 174-160) bu haşmeti muhafaza etmeğe çalıştı. Yurtlarından atılan Yüe-çi’lerin Afganistan’da Baktria bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkenti Ch’ang-an yakınındaki imparator sarayını yakan Ki-ok, bu seferdeki gayesine uygun olarak Çin ile iktisadî münasebetini dostane bir şekilde devam ettirmek için yanlış bir adım attı: Bir Çin prensesi ile evlendi ve bu suretle ileride, Çin ile temasa gelen hemen bütün Türk devletleri bakımından kötü neticeler verecek bir çığır açmış oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu tür yakınlaşmalar, her zaman Çin'in hile makinesinin harekete geçmesi için fırsat teşkil etmiştir. Hun merkezinde Çinli Prensesin himayesinden faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabi kavimler arasında propaganda yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti artırmakta idi.
Tanhu Ki-Şin Zamanı
Ki-ok devrinde fazla hissedilmeyen bu menfi durumlar onun oğlu Tan-hu Kun-şin zamanında (M.Ö. 160-126) tam bir huzursuzluk kaynağı olarak kendisini gösterdi. Kendisi de Han sülalesine damad olan Tan-hu, babası ölçüsünde asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinliler’in bu devirde sınır boylarındaki ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa büyük imparatorlardan Vu-ti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek, Hun hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti. Propagandayı artırdı. Gayelerinden biri de Çin için muazzam gelir kaynağı olan ipeğe batı bölgelerinde de yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “ipek yolu”nu emniyet altına almaktı. Dolayısı ile orta ve batı Asya’da yabancıların kudretini kırması lazımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S.1. bin sonlarına kadar Türk-Çin mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi olmuştur.
Çang-Kien’in Raporu
Vu-tin’in ipek yolu üzerindeki memleket ve kavimleri öğrenmek ve onlarla Hunlar’a karşı işbirliği sağlamak maksadı ile batıya gönderdiği yüksek rütbeli asker olan Çang-kien’in, gizli vazifesini yaparken Hunlar tarafından yakalanıp 10 yıl gözaltında tutulmasına rağmen, buralarda geçirdiği uzunca müddet içinde (M.Ö. 139-127) edindiği bilgiyi, temaslarını ve tavsiyelerini ihtiva eden mühim raporu imparatoru memnun etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdir ki, o da ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile techiz etmeleri idi. Daha Mete Han zamanında Çin’de kumandan Mung-t’ien tarafından başlatılmış olan askerî ıslahat hareketleri imparator Vu-ti’nin kumandanlarından olup, Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti çıkaran Ho K’ü-ping (öl. M.Ö. 115) tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı. Kuzeyde Hun akınları tutuluyor, İç Asya yönünde, ipek yolu üzerindeki memleketler zapt olunuyor, bilhassa süvari kumandanı Pan Ç’ao’nun gayretleri ile (M.S. 75’e doğru) Doğu Türkistan’a kadar sokulan Çinliler oralarda askerî garnizonlar kuruyorlardı.
Hunların Bölünmesi ve Çi-Çi Han’ın Kahramanlığı
Hunlar artık eskisi gibi değil idiler. Akınlar durmuş, imparatorluğun zengin kısımlarının yavaş yavaş düşman istilasına uğraması ile devlet geliri azalmaya başlamış, o zamanlara kadar Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan mali destek kesilmişti. İç huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen düşman propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Nihayet Çin, hanedan azasından bazılarını kendine çekmeye muvaffak oldu, bu da prensler arasındaki anlaşmazlığı şiddetlendirdi. Çin’in teşvik ve yardımı ile Tan-hu olan Ho-han-ye, kardeşi Çi-çi tarafından tanınmadı (M.Ö. 58). Ho-han-ye’nin Çin’e tabi olma teklifi, Hun danışma kurulunda (devlet meclisi) ağır münakaşalardan sonra reddedildi, fakat Tan-hu’nun iktisadî darlığı gidermek gibi kendince makul sebeplere dayalı fikrinde ısrarı Hunlar’ı ikiye ayırdı. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip halkının bır kısmını Ordos’a gönderirken, tabiiyeti şerefsizlik sayan Çi-çi kendine bağlı kütlelerle birlikte memleketi terk ederek batıya doğru çekildi (M.Ö.54). Bir yandan Çin ile uğraşarak, bir yandan da yolu üzerinde, Tarbagatay, Yedi-su havalisindeki Ogur (O-k’ut)’ların İrtiş kaynaklarındaki Tin-ling’lerin, Isık Göl yanındaki Vu-sun’ların mukavemetlerini kırarak geldiği Çu-Talas ırmakları düzlüğünde müstakil devlet kurdu. Fakat bu Orta Asya Hun devleti çok sürmedi, Batı’ya Hun yürüyüşünü adım adım takip eden Çin ordularından başka, adları geçen Türk boyları da yeni devlete karşı idiler. Henüz yerleşmemiş, savaş gücü zayıf Hunlar aleyhine birleşmişler ve Çin’e destek olmuşlardı. Dört taraftan hücuma uğrayan Hun Devleti’nin, Çi-çi tarafından yeni inşa ettirilip, sur ile çevrilen başkenti, 70 bin kişilik hasım orduları tarafından kuşatıldı ve yıkıldı. Cihanda eşi görülmemiş bir müdafaa yapılmış, kanlı sokak muharebeleri cereyan etmiş, Tan-hu’nun ikametgahında oda oda savaşılmış ve Çi-çi dahil, sarayda bulunan kadın-erkek 1518 kişinin hepsi, Başkentlerinin her köşe başında adım adım vuruşarak Türklük uğruna, devletleri uğruna hayatlarını feda etmişlerdi.
Çiçi Sonrası Dönem
Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36'dan itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Ho-han-yeh (ölm. M.Ö. 31)'e bağlı kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra, tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin'e karşı istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya, batıda Kaşgar'a kadar olan geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen P'unu'nun yeğeninin orada kendini Tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya iç Moğolistan'da). Böylece M. 48'de aynı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki büyük fark, Güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısiyle siyasî ve askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi) kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti, doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent kırallığı olmak üzere, Şanşan (loulan, Lobnor'un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (M. 46-60 yılları). Hun devletinin buralarda, bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini çökertmek hazırlığına sevketti. İmparator Mingti (M. 58-75), Ç'engti (M. 75-89) ve Hoti (M. 89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehirler Çin'in hakimiyetine geçti. Bilhassa M. 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi M. 89-91 arasında) maruz bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun devleti, son Tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü, durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdan Tan-shih-huai (M. 147-156) tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler M. 91'de ve 155'e doğru), Kuça civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.
HUNLARIN SONU
Yen-çi-şan dağını yetirdik, Kadınlarımızın güzelliğini aldılar, Silan-şan yaylalarını yitirdik Hayvanlarımızın otlağını aldılar. Hunların Sonu M.S. II. asır başlarında Asya Hunları birbirinden ayrı üç bölüm halinde görünüyordu: 1-Balkaş Gölü havalisinde, Çi-çi Hunları’nın kalıntıları, 2- Cungarya ve Barköl havalisinde Kuzey Hunları (bunlar M.S. 90-91 yıllarında Baykal-Orhun bölgesinden buraya göçmüşlerdi), 3- Kuzey-batı Çin sahasında, Güney Hunları, Moğol soyundan Siyen-pi (H’yen-bi, Hsien-pi)’ler tarafından batıya itilip 216’da hemen tamamen yurtlarından çıkarılırken Güney Hunları da kendi içlerindeki çatışmalar yüzünden tekrar ikiye bölündü ve baskısını artıran Çin, 220’ye doğru bütün toprakları işgal etti. Bununla birlikte Asya Hunları, tabii daha ziyade Çinlileşmiş olarak, 5. asır sonlarına kadar varlıklarını devam ettirmişler ve Çin’in çeşitli bölgelerinde, Tan-hu’lar soyundan gelen bazı kimseler kısa ömürlü küçük devletler kurmuşlardır. Bunlardan üçü: Liu Ts’ung, Hia, Pei-liang. Sonuncu “devlet” de Tabgaç hükümdarı Tai-Wu tarafından nihayete erdirilmiştir. Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Kurucuları Çin sahasında Hun siyasi hayatı tarihe karışmakla beraber, bazı Hunlar Çi-çi iktidarının yıkılmasıyla etrafa dağılmış olarak ve bilhassa Aral Gölü’nün doğusundaki bozkırlara çekilerek varlıklarını devam ettirmişlerdir. Oradaki diğer Türk zümreleri ve 1. asırdan 2. asır ortalarına kadar Çin’den gelen Hun kütleleri ile çoğalan ve uzunca bir müddet sakin bir hayat yaşmak suretiyle güçleri artan bu Hunlar’ın, bilhassa iklim değişikliği sebebi ile batıya yöneldikleri tahmin edilmektedir. Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kuranlar bunlardan olmak gerektir. Yurt yitirme acısı Çağının en büyük, en güçlü imparatorluğunu kuran ve yüzyıllarca hüküm süren Hun Türklerinin elbette yüksek bir medeniyetleri, kendilerine özgü kültür ve sanatları, sözlü yazılı edebiyatları vardı. Hun sanatının, adetlerinin göstergesi olan nice belgeler, bugün dünyanın çeşitli müzelerinde, en çok Leningrad'daki Ermitage (Ermitaj) Müzesi'nde bulunmaktadır. Çünkü Hunlara ait en önemli eserler, bugün Rusya sınırları içinde kalan Doğu Altay'da Balıkgöl yakınındari Pazırık vadisinde bulunmuştur. Pazırık: M.Ö.IV. ve III. Yüzyıllarda yaşamış Hun büyüklerine ait mezarların bulunduğu ve Hun sanatından bazı örnekleri zamanımıza ulaştıran kutlu vadi. Pazırık vadisinde bulunan kurganlar (Hun büyüklerine ait mezarlar), M.Ö. IV. ve III. yüzyıllara aittir ve Hun sanatını yansıtan örneklerle, adetlerini gösteren belgelerle doludur. Bu vadiden başka diğer yerlerde bulunan kurganların sayısı kırktan fazladır. Ne yazık ki bunların çoğu soyulmuş bulunuyor. Çünkü eski Türkler öteki dünyada hayatın devam ettiğine inanır ve ölen kişi sonraki hayatında faydalansın diye elbisesi, gerekli eşyaları, silahları, binek atı, at koşumları, kadın hizmetkarları ile birlikte gömülürdü.Ölü, mumyalanırdı. Kurganlar buzlar altında kaldığı için bozulmadan çıkarılan cesetler de vardı. Ahşap ve deri eşya çoktur. Madenî eşyaların hemen hemen hepsi bronzdandır. Altın eşyalar da bulunmuştur. Aralıklı olarak devam eden kazılarda çıkarılan kurganlar, daha çok üzerlerine taş yığılarak yapılmış tepeler ya da höyükler halindedir. Asıl mezar bu tepenin altında, büyük bir odanın içindedir. Hunların, Gök-Türk yazısının başlangıcı sayabileceğimiz kendilerine özgü bir yazıları olduğu anlaşılıyor. Fakat bu yazı ile yazılmış uzun metinler henüz ele geçmedi. Sözlü edebiyat (destanlar) daha sonraki devirlerde ve daha sonraki Türk yazısı ve diliyle anlatılmıştır. Hun İmparatoru Mete'nin, M.Ö. II. yüzyılda Çin hakanına mektuplar yazdığı, Çin kayıtlarında belirtiliyor. Yine Çin kaynaklarında M.Ö. 119 yılında, Türkçe'den tercüme edilmiş bir sagu (ağıt) yahut türkü dörtlüğü vardır ki, bu Altın Elbiseli Adam'ın mezarından çıkan iki satırlık yazıdan sonra, Türk edebiyatının en eski örneği sayılabilir. Hun Türkleri bu saguyu, Çinlilerle yaptıkları savaşta toprak kaybettikleri zaman ağlayarak söylüyorlarmış. Hun Türklerinin Çin yenilgisinden sonra nasıl büyük bir üzüntü duyduklarını da gösterdiği için o sagu'nun Çince'ye tercüme edilmiş parçasını buraya alıyoruz. Şüphesiz bu, Hun ozanlarının kopuzla çaldıkları uzun bir ağıtın sadece dört mısraı idi. Türkler savaş sonrasında ve yoğ törenlerinde bunu söyleyerek ağlıyorlardı. Toprak yitirme acısını duyuran bu sagunun Çince'ye ve oradan Türkçe'ye çevrilen parçası şöyledir:
Yen-çi-şan dağını yetirdik,
Kadınlarımızın güzelliğini aldılar,
Silan-şan yaylalarını yitirdik
Hayvanlarımızın otlağını aldılar.
  AK HUN İMPARATORLUĞU  Ortadoğu Hunları: Ak-Hunlar

Hunlar’ın büyük kısmı Volga’dan batıya geçerken, onlardan, güneye, İran’a inen bir bölük olduğu ileri sürülen Ak Hunlar, 5. asrın ortalarına doğru kuvvetlenerek büyük devlet haline gelmişlerdir. Maalesef Hun tarihinin bu noktası iyice açıklığa kavuşmuş değildir. Hâkimiyetini Hazar kıyılarından Kuzey Hindistan’a, Afganistan’a, İç Asya’ya kadar genişleten bu kavim veya kavimlerin adının çeşitli vesikalarda başka başka şekilde kaydedilmiş olması durumu daha da karıştırmaktadır. Bu kavmin Hunlarla akrabalıklarının açıklığı, 520 sıralarında Çinli seyyah Song-yun’un kayıtlarından anlaşılıyor. 5. Asrın ilk yarısında Sâsânîler’le çarpışan Ak-hun hükümdarına “hâkan” (Kağan) deniyordu. II. Yazdgird zamanında (438-457), İran üzerine baskılarını artırdıkları yıllarda Ak-Hunlar’ın başında en büyük hükümdarı sayılan Kunhas (başka okuyuşlar: Kuhanaz, Huşnavaz, Ahşunvar, Aksungur. Kün-han vb.) İran iç işlerine karışarak himayesine aldığı Firuz’u Sâsânî tahtına çıkarmış (459), hâkimiyetini Afganistan’a doğru genişleterek Kuzey Hindistan’a dönmüş ve orada Gupta devletini dağıtmıştı (470’e doğru). Ak-Hunlar'ın en büyük iki kabilesi Uar ve Hun kabileleri idi. Yönetimine daha çok bu kabileler hakim oluyordu. Uar-Hun'lar, İran üzerine baskılarını arttırmış ve 358 yılında Sasanîler ile bir anlaşma yapmışlardı. Bu barış dönemi uzun bir süre, neredeyse üç kuşak boyunca devam etti. Fakat Sasanî hükümdarlığına Behram Gor gelince, Ak-Hunlar tekrâr saldırıya geçtiler ve Sasanî Devleti'ni tekrar sarsmaya başladılar (427 ve sonrası). Daha sonra Ak-Hunlar'ın başına Kunhas (Kün Han), Sasanîlerin (İran'ın) tahtına da II. Yazgird geçti. Kunhas İran'ın iç işlerine karışmaya ve isteklerini kabul ettirmeye başladı. Himayesine aldığı Sasanî veliahtı Firuz'u İran tahtına çıkardı. Sasanî tahtına oturan Firuz, Ak-Hun Devleti'ne vergi veriyor.Ceyhun üzerindeki Tirmiz ile Vasgirt bölgelerini Ak-Hunlar'a terk etmiş bulunuyordu. Ayrıca, güzel kızını da Türk hakanına vermeyi vaad etmişti. Kunhas söz kesilen prensesin gönderilmesini istediği zaman Firuz hileye başvurdu. Güzel bir cariyeyi kendi kızı imiş gibi Kunhas'a gelin gönderdi.Fakat cariye gerçeğin anlaşılacağını sezdiği için hileyi açıkladı. Bunun üzerine Kunhas, Firuz'un sözde yardım için gönderdiği en ünlü kumandanlarını öldürttü. Sasanî hükümdarı Firuz, öldürülen kumandanlarının intikamını almak ve Ak-Hun baskısından tamamen kurtulmak için bir sefer düzenledi. Kunhas da gerekli tedbiri almıştı. Sasanî ordusunu dar geçitli dağlık bir bölgeye düşürdü. Turan taktiğini uygulayarak, ordusunu, tedbîr almadan ilerleyen Sasanîlerin önünden çekti. Bunu kaçış zanneden Sasanî ordusu hızla geçide girdi. Fakat geçidin arkasını tutan Kunhas'ın birlikleri geriden ansızın saldırıya geçince, çekilir gibi görünen asıl kuvvetler de dönüp geçidin ağzını tuttular. Sasanî ordusu her taraftan sarılmış, pusuya düşürülmüştü. Firuz, ağır vergi şartlarını kabul edeceğini söyleyerek barış istedi. Kunhas ona şu cevabı verdi : "Gelirsin, askerin de görebileceği bir yerde ayaklarıma kapanarak özür dilersin, ancak o zaman çemberi kaldırırım !" Bu, kabul edilir bir şart değildi. Ama Firuz kabul etti.Kunhas'ın ayaklarına kapanıp özür diledi. İki tarafın askerleri bu manzarayı ibretle seyretti. Böylece, savaş olmadan ordular çekilmişti. Firuz gururunu yitirmiş, ama ordusunu kurtarmıştı. İntikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Onun için çok geçmeden tekrâr savaş açtı. Bu defa dar geçitlere girmeyecek, aynı hatayı yapmayacaktı. Ama, Kunhas da aynı taktiği uygulayacak değildi. Savaşı düzlükte yapacaktı. Sasanî ordusunu çekebileceği düzlükte keşifler yaptırdı. Tespit edilen yerde süratli bir çalışma ile derin çukurlar kazdırdı. Sonra bu çukurların üzerini belli olmayacak şekilde kapattı. Arada zikzaklı dar geçitler bırakmıştı ve bu geçidi kendi askerleri çok iyi biliyorlardı. Kunhas, düşman saldırıya geçince az bir direniş gösterdi. Sonra, yenilgiyi kabul etmişcesine, askerlerini, bildikleri geçitlerden geri çekti. Bunu gören Firuz ordusunu ileri sürdü ve kazılan çukurlara gelip saplandı. Sasanî askerinden ölenler çoktu. Firuz da hayatını kurtaramamıştı. Sasanîler Kunhas'ın ileri sürdüğü ağır şartları kabul edince barış anlaşması yapıldı. İki ülke arasında bir süre barış devam etti.

Mazdek İsyanı
M. 483 yılında Ceyhun kıyılarında Ak-Hunlar tarafından mağlûp edilerek yıllık vergiye bağlanan Sâsânîler’in bu sırada geçirdiği dinî-sosyal bir sarsıntı ülkelerini ihtilâle sürükledi. Bu Mazdek isyanı idi. Zerdüşlükten ilham alan Mezdek, Mani inancındaki ikili telâkki (ışık-karanlık, iyilik-kötülük mücadelesi) üzerine, o tarihlerde yorulan ve iktisadî darlık içine düşen topluluğu ıslah etmek iddiası ile, sosyal huzursuzluk etkenlerini de ekleyerek, düşüncelerini yaymağa başladı. Buna göre insanların saadetini bozan iki unsur: servet ve kadın, herkesin ortak malı olarak kabul edildiği takdirde yeryüzünde kötülük kalkacaktı. Bu o zamanlar ilkel komünist propaganda neticesinde servet sâhipleri ve âile müessesesine karşı kışkırtılan halk, Mazdek ve müritleri tarafından ayaklandırıldı. Asîller ve din adamları öldürüldü. Kadınlar tecavüze uğradı, evler, konaklar yağmalandı ve tahrip edildi. Devletin sıhhat kazanacağı hususunda Mazdek’e inanmak gafletini gösteren Şah Kavad (M. 488-531) de hapsedilmişti, fakat o kaçmak imkanını bularak komşu Ak-Hunlar’a sığındı. İran’da olup bitenleri yakından takip eden Ak-Hun hükümdarı, insanlık yararına hiçbir şey göremediği Mazdek hareketini kırıp yok etmek için, Kavad’ı 30 bin kişilik Hun süvâri birliği başında İran’a gönderdi (M. 499). Bu suretle Şah ihtilâli bastırdı ve hâdiselerin gelişmesinden felâketi anlayan halkın da yardımı ile Mazdek ve taraftarları yakalanarak idam edildi. Tabiatıyla temizlik ve ülkenin huzura kavuşturulması uzun bir zamana ihtiyaç gösterdiğinden, Sâsânî imparatorluğunda hak, adâlet ve mülkiyet esasında normal düzen, daha ziyâde Kavad’ın oğlu Anurşivan (M. 531-579) devrinde kurulmuştur ki, bu şehinşah tarihte “Âdil” lâkabı ile anılır Çin kaynaklarına göre, İç Asya’da Karaşar, Kuça, Aksu, Kaşgar ve etrafını hâkimiyetlerine alan Ak-Hunlar bu arada Kandahar’ı ve 484 yıllarında Kuzey Hindistan’ı zapt ettiler. Bu harekât “Tegin” ünvanını taşıyan ve Kâbil’de oturan Toramana adındaki başbuğu tarafından idare edilmişti.
Ak-Hun Devleti’nin Yıkılışı
İran’da Anuşirvan büyük bir devlet adamı olarak belirdikçe Ak-Hun-veya diğer adlarıyla Eftalitler sönükleşti. 552 yılında Orta Asya’da Gök-Türk hakanlığı kurulup İstemi Yabgu, Maveraünnehir bölgesinde faaliyete geçtiği zaman ise, Ak-Hun-Eftalit Devleti iki büyük imparatorluk arasında sıkıştı. Gök-Türk’lerin amansız hasım bildikleri Juan Juan’larla olan siyasi ve akrabalık bağları da fayda vermedi. Anuşirvan ile İstemi’nin ortaklaşa hareketleri neticesinde Ak-Hun iktidarı yıkıldı ve ülke Gök-Türkler’le İranlılar arasında paylaşıldı (564). Bu suretle üç kol halinde gelişmiş olan Hun siyasî hakimiyeti tarihe karıştı. Üç kol halinde gelişmiş olan Hun siyasi hakimiyeti bu şekilde tarihe karışmış olmakla birlikte Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler Asya,Avrupa ve Afrika kıtalarında Tabgaç, Gök Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman, Peçenek vb. gibi türlü isimler altında yeni ve güçlü devletler ve imparatorluklar kurarak yaşamağa devam etmişlerdir. Türk milletinin birer parçası olan bu kütleler aynı zamanda Rus, Macar, İslav-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde başlıca rol oynamışlar, kendilerinden sonra gelecek olan İslam-Türk siyasi teşekküllerine askeri, hukuki ve sosyal yönden ana kaynak vazifesi görmüşlerdir.
  GÖK-TÜRK İMPARATORLUĞU  Gök-Türk Devletinin Kuruluşu (552)

Gök-Türkler’in tarih sahnesine çıktıkları anlarda Juan-Juanlar’a tabi olarak, Altay dağlarında an‘anevi sanatları demircilikle uğraştıkları ve Juan-Juan Devletine silah imal ettikleri biliniyor. Fakat o zaman dahi dağınık değildiler. Çou-shu (Çin yıllığı, M. 550-557’den)’ya göre, Gök-Türk Devleti’nin kurucusu Bumin (Çince’de T’u-men)’in atası olarak gösterilen A-hien, “şad” ünvanını (Bilge şad) taşıyor ve Bumin’den hemen önce gelen Tu-wa adlı başbuğ da Ta-ye-hu (“büyük yapgu”) olarak tanınıyordu. Demek ki Türk kütlesinin Juan-Juanlar’a bağlılığı “fedaratif” mâhiyette idi. Bumin daha M. 534 yılında kuzey Tabgaç (Wei) idarecileri ile siyâsî münasebet kurmuş, M. 542’de akıncılarının başında Huang-ho nehri yakınlarında görünmüş ve M. 545’de batı Tabgaç hükümdarının gönderdiği elçiyi “imparatorluktan nezdimize “hey’et geldi, devletimiz bundan gurur duyar” sözleri ile karşılamıştı. Gök-Türk hanlarından İşbara, 585'teki bir konuşmasında Gök-Türk devletinin “50 yıl önce” kurulduğunu söylemiştir ki, bu da 535 tarihine düşer. Ancak Bumin’ın 546’da Juan-Juan devletine karşı bir Töles ayaklanmasını bastırdığı için, o devlet hükümdarı ile eş-değerde olduğunu göstermek maksadı ile, onun kızı ile evlenmek isteğinin kabaca reddedilmesi üzerine üst-üste vurduğu darbelerle Juan-Juan devletini çökertip arazisini tamamen işgal ettikten sonra resmen “il-kagan” unvanını alması ve böylece, merkezi, eski büyük Hun imparatorluğunun başkent bölgesi, Ötüken (Orhun ırmağının hemen batısında, 47. enlem 101, boylam’da) olmak üzere hakanlığı kurması 552 yılında olmuştur.

Gök-Türk Devleti’nin Büyümesi ve Mukan Kağan (553-572)
Devletinin batı kanadını kuruluşta kendisi ile birlikte çalışan küçük kardeşi İstemi’ye,”Yabgu” ünvanını taşımak, dolayısıyla doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanımak üzere veren Bumin, devleti kurduğu yıl içinde öldü. İstemi Kağan batıda fetihlerine devam ederken, Ötüken’de iktidara gelen, Bumın’ın oğlu K’o-lo (Kara?) ve bunun erken ölümü üzerine hakim olan, Bumin’in diğer oğlu Mu-kan (553-572) zamanında devlet, haşmetli çağına ulaştı. Heybetli görünüşü, parlak mavi gözleri, kudreti ve huşuneti Çin kaynaklarında belirtilen Mu-kan Kagan, son bir darbe ile Juan Juanlar’ı tarihe malettikten sonra (555), K’i-tanlar’ın ve Kırgızlar’ın ülkelerini Gök-Türk hakimiyetine bağladı. Çin’de Batı Tabgaçları’nın yerine geçen Chou hanedanı ile, yeni kurulan Tsi hanedanını baskı altına aldı. İstemi’nin harekatına karşı, Çin’den yardım isteyen Ak-Hun-Eftalit devletine ve Maveraünnehir halkına Çin askerî desteğini önledi. 564’de Şan-si’deki Tsi başkenti Tsin-yang’ı muhasara etti ve kızı prenses Aşına’yı Chou imparatoru ile evlendirdi (568). Kaynakların bildirdiğine göre, geniş ülkelere ve 100 bin kişilik bir orduya sahip Gök-Türk hakanını, Çin imparatoru akrabalık kurma yolu ile teskin etmiş oluyordu.
Gök-Türk Devletinin Bir Dünya Devleti Olması ve İstemi Kağan (552-576)
Mu-kan’ın emrindeki kuvvet hakanlığın doğu kanadının ordusu idi. İstemi (552-576) kumandasındaki öteki ordusu ise kendi bölgesinde hareket halinde idi. Kısa zamanda, Altaylar’ın batısını Isık Göl ve Tanrı Dağları’na kadar hakimiyetine alan İstemi, geniş çapta askerî ve siyasî faaliyetleri neticesinde temas kurduğu Sasanî İmparatorluğu ve Bizans gibi Ortaçağ’ın en büyük iki devletini Gök-Türk politikası izinde yürütmek suretiyle, Türk hakanlığını bir dünya devleti payesine yükseltti. 561 yılında, Ak-Hun-Eftalitler üzerinde yaptığı ilk baskı tecrübesinden sonra, İpek transit ticaretini elinde tutan bu devlete karşı Sasanî İmparatorluğu’nu tabiî müttefiki olarak gören İstemi, Şehinşah Anuşirvan Adil ile antlaşma akdetti. Bu vesile ile kızı, Anuşirvan ile evlenerek İran sarayına imparatoriçe oldu. Müttefikler tarafından şıkıştırılan Ak-Hun-Eftalit devleti yıkıldı ve toprakları Ceyhun (Amu Derya) sınır olmak üzere iki imparatorluk arasında paylaşıldı (564). Maveraünnehir, Fergana’nın bir kısmı, Kaşgar, Hoten vb. Gök-Türkler’e intikal etti. Bu suretle İç Asya ipek kervan yolu üçüncü kere Türklerin eline geçmiş oluyordu.
Işbara Dönemi ve Devletin İkiye Bölünmesi (582)
Çin, Gök-Türkler arasındaki anlaşmazlığı körüklemeğe devam ediyordu. Ta-lo-pien Batı Yabgusu Tardu’nun yanında, yeni ulu hakan ile mücadeleye hazırlanırken, İşbara da o sırada, Choular yerine iktidara gelerek, Çin’de 350 yıldan beri ilk defa siyasî birlik tesis eden Sui hanedanı (581-618)’ndan kendi ailesinin intikamını almak isteyen karısı, Chou prensesinin telkinlerine kapılarak, Çin’e kuvvet sevk ediyor, Sui imparatoru Ven-ti de eskiden beri Çin şehirlerinde ticaretle uğraşan ve dostluk münasebetleri çerçevesinde, imtiyazlara sahip 10 bin kadar Türk’ü Çin’den uzaklaştırıyordu. Buna karşı İşbara’nın ordusu ile Çin’e girmesi, Çin hile faaliyetinin yoğunlaşmasına yol açtı. Wen-ti derhal Tardu’ya altın kurt başlı bir sancak göndererek onu Gök-Türk ulu hakanı olarak selamladığını bildirdi. İhtirası alevlenen Tardu, Çin’e karşı ortak hareket teklif eden İşbara’nın bu isteğini önce reddetti ve İşbara, Gök-Türkler’i gayet iyi tanıdığı anlaşılan diplomat-general Ç’ang Sun-şeng ile mücadele etmek ve bu Çinli’nin Türk kumandanları arasına soktuğu nifak ile uğraşmak mecburiyetinde kalırken, Tardu, hakanlığın doğu kanadının yüksek hakimiyetini tanımadığını ilan etti (582). Böylece imparatorluk resmen ikiye ayrılmış oldu.
Şi-pi Han Dönemi: Gök-Türk Onurunun Canlandırılması (609-619)
Ancak, ölümünden sonra yerine geçen oğlu Şi-pi (Shih-pi, 609-619) Gök-Türk haysiyetini biraz kurtarabildi. Bir Çinli prenses ile evlenmekle beraber bunu, Çin’in Gök-Türk iç-işlerine müdahalesini önleyen bir paravana olarak kullandı. 5-6 yıl içinde Doğu Hakanlığı topraklarındaki dağınıklığı giderdi, batıda Tibet’e kadar, doğu da Amur nehri’ne kadar tekrar itaat altına aldı (615). Durumdan telâşa düşen imparator, Türk hanedan azası arasında ihtilâf çıkarmağa dayanan değişmez Çin plânını yeniden tatbike başladı. Bu defa akıl hocası, hususî hile raporları hazırlayan ve batı için yazdığı eserler başlıca kaynaklardan sayılan elçi P’ei-chü idi. Hâkanın küçük kardeşi Ç’i-ki-şad’a “hâkanlık” teklif edildi. Fakat milletinin perişanlığını ve Çin tahakkümünün rezaletlerini gören bu genç, teklifi, kendisine vaad edilen Çinli prensesle birlikte reddetti. Çinliler başka bir yol denediler. Gök-Türk kumandanlarından birini pusuya düşürerek öldürdükten sonra, Hâkan’a, onun muhalefet maksadı ile kendilerine müracaat ettiğini, fakat “aradaki dostluktan dolayı” ortadan kaldırılmasını uygun bulduklarını bildirdiler. Gaye Hâkan Şi-pi ile Gök-Türk şeflerinin arasını açmaktı. Hâkan bu oyuna da gelmedi. Son hâdisenin Çin-Türk anlaşmasını bozduğunu ileri sürerek yıllık haracı kesti, savaşa hazırlandı. Plânı, kuzey eyaletlerinde geziye çıkmış olan imparatoru baskın ile yakalamaktı. Fakat baskın haberi Ötüken’de bulunan ve yukarıda sıra ile üç hâkana zevcelik ettiğini söylediğimiz Çinli prenses tarafından, gizlice Çin’e ulaştırıldığı için, sür’atle geri dönmeğe çalışan imparator, takipçi Gök-Türk süvarileri tarafından Şan-si’de Yenmen (bugün Tai-hien) şehrinde kuşatıldı, Ye’sinden ağladığı rivayet edilen imparator Yang-ti’nin imdadına yine aynı prenses yetişti: Gök-Türk ülkesinde büyük bir isyan çıktığı söylentisini yayarak Türk ordusunun geri çekilmesini sağladı(615).
Şi-pi’nin Başarılı Çin Politikası
Yan-ti’nin son durumu Çin’de karışıklıklara sebebiyet verdi ve ona karşı muhalefet gittikçe arttı. Bu defa da Çin ileri gelenlerinin Gök-Türkler’e sığınmalarına şahit olunuyor ve Şi-pi Hâkan Çinliler’in siyasetini kendilerine karşı tekrarlıyordu. Çin sarayını yağmalayarak aldığı kıymetli eşyayı Gök-Türk Hâkanı’na sunan mülteci Liang Shi-tu’yı, Şi-pi “Çin Kağanı” ilan ederek (617) kendisine bir kurt başlı sancak verdi. Liu Wu-chou adlı diğer bir kumandanı da “Batı Çin Kağanı” yaparak, Sui’lere karşı sefere çıkardı. Bunlar arasında, tarihî bakımdan en ehemmiyetlisi Çin umumi vâlilerinden Li-yüan’ı himayesine alıp desteklemesidir ki, antlaşma gereğince Türk ordularının yardımı ile Sui’leri iktidardan uzaklaştırdıktan sonra Ch’ang-an’daki imparatorluk servetini hakana takdim eden, ayrıca 30 bin top ipek ve yıllık vergi vermeyi taahhüt etmiş olan Li-yüan, Çin’de 300 yıl kadar hüküm süren meşhur T’ang sülalesini (618-906) kurmuş ve kendisi imparator olarak Kao-tsu ünvanını almıştır.
Kie-li Dönemi: Çin Hakimiyetine Giriş Sürecinin Başlangıcı (621-630)
Şi-pi’den sonra hakan olan Ç’u-lo (619-621) kardeşinin sert siyasetini takip ediyor ve Hakanlığa karşı tutumu kısa zamanda değişen T’ang imparatoruna karşı Sui sülalesini canlandırmağa kararlı bulunuyordu. Fakat karısı Çinli Prenses İ-ç’ing tarafından zehirlenerek öldürüldü. Hakan olan kardeşi Kie-li (621-630) kifayetli bir adam değildi. Hain prenses İ-ç’ing ile evlenmiş, ağır dille yazdığı mektuplarla imparatoru tahrik etmişti. Karısının tesiri altında idi. Plansız, programsız, sadece cesarete dayanan askerî teşebbüslerinde bir iki defa mağlup oldu. Tutumu millete emniyetsizlik uyandırdı. Sir-Tarduşlar, Bayırkular, Uygurlar isyan ettiler (627). Vaktiyle Türk himayesine sığınmış olan bir çok Çinli T’ang imparatorundan af dileyerek memleketine dönüyor, K’i-tanlar ve başka kavimler Çin ile temaslar arıyor ve sınır bölgelerinde Çin’e bağlanıyorlardı. İmparator Tai-tsung (627-649) Türkler’e vuracağı darbe için vaziyetin olgunlaşmasını bekliyordu. Hakan kuşattığı bir şehir önünde mağlup olarak çekilirken yakalandı, muhafaza altında Çin başkentine gönderildi (630).
 
Çin Esareti ve Bağısızlık Denemeleri: Büyük Kahraman Kürşad (630-680)
Tai-tsung’un kendini “Türkler’in Gök-Kaganı” ilan ettiği 630 senesi Doğu Gök-Türk istiklalinin sonu kabul edilmiştir. Hakanlığa bağlı kabileler ve yabancı topluluklar dağılıyor, Gök-Türk prensleri etraflarına kuvvet toplayabilecek kimseler olmadıklarından, herkes başının çaresine bakıyor, Türkler Çin’e sığınıyorlardı. Gerçi Aşına ailesinden “kağan”lar birbirini takip etmekte idi, fakat bunlar artık Çin sarayının emrinde, sadakat ziyaretleri yapan, hediyeler sunan, imparatorlardan türlü ünvanlar alan birer kukla idiler. Gök-türkler’in acıklı durumunu, Çin sarayında Türkler’e karşı ne yapılabileceği hususunda, İmparator huzurunda cereyan eden münakaşalardan anlamak mümkündür. Neticede kuzey Çin’in Sed boyunda “6 eyalet” bölgesinde Türkler’in yerleştirilmesi kararlaştırıldı. Bu suretle belki Türkler’in Çinlileşeceği umuluyordu. Fakat 680’e kadar geçen 50 yıl devamınca, Türk milleti kendini unutmadı, ilini, örf ve âdetlerini korudu, tarihin şanlı hatıralarını ruhunda yaşadı. Bu arada ufak çapta başkaldırmalar oluyordu. Mesela Aşına ailesinden bir prensin Altaylar’da Türk hakanlığını ihya çalışması (646-649), yine Gök-Türk hükümdarları soyundan Tu-çi’nin on-ok’ların başında “kağan” ilan edilerek, (676-678), Çin’e karşı Tibetlilerle ittifak etmesi... Çinliler tarafından şiddetle bastırılan bu hareketler arasından en çok hayret verici olan, 639 yılında Kür-şad’ın ihtilal teşebbüsüdür.
Esaret yılları ve Kür-Şad İhtilâli
Doğu Türk Hakanlığını yıkan ve kağan soyundan olanları başkentlerine götürüp bunlara kontrol altında tutabilecekleri görevler veren Çinliler, Türklerden tamamen kurtulmak için Türk halkını yok etmeyi, Çinlileştirmeyi düşündüler. Onun için Türklerin büyük bir bölümünü Çin Seddi boyuna yerleştiler. Fakat bu baskı Türklerin direncini arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Dillerine, örf ve âdetlerine sımsıkı sarıldılar, öç almak için bilendiler. Elli yıl süren esaret hayatında fırsat buludukça baş kaldırlar. Bu baş kaldırmalardan biri Türk tarihinin altın sayfalarını oluşturur ve "Kür-Şad İhtilali" olarak anılır. Türk Prensi Kür-Şad, eski Türk kağanlarından Çuluk'un küçük oğlu idi. Çin İmparatorunun saray muhafız kıtasında görevli bulunuyordu. O sırada Çin İmparatoru Tang sülalesinden Tay-Çung idi. Kür-Şad, otuz dokuz arkadaşı ile, Türk devletini diriltmek, esaretten kurtarmak için gizli bir ihtilal komitesi kurmuştu. Son derece vatansever, cesur, güçlü ve keskin nişancı olan kırk kişi bir darbe planı hazırladılar. İmparator Tay-Çung, bazen hükümdar kıyafetiyle bahçede, bazen de geceleri kıyafet değiştirerek şehirde tek başına dolaşmaya çıkardı. Onu yakalayıp Türk illerine kaçıracak, Çin sarayında esir bulunan Türk soyluları ve Çin işgalindeki Türk toprakları ile takas edeceklerdi. Sonra da bütün Türkleri ayaklandıracaklardı. 40 Türk genci için Çin imparatorunu kaçırmak zor değildi. Gizli komite o gece imparatorun saraydan çıkacağını haber almış, birbirlerine harekete geçeceklerini bildirmişlerdi. Kür-Şad'ın arkadaşları, görevlerini bırakarak kararlaştırılan yere geldiler. Fakat, o gece ansızın büyük bir fırtına patlak verdi ve imparator sarayından çıkmadı. Planı ertelemek tehlikeliydi. Çünkü görevden ayrıldıkları anlaşılacak, ihtilal hazırlığı duyulacaktı. Bu, bütün esir Türklerin kılıçtan geçirilmesine sebep olabilirdi. Onun için 40 Türk yiğidi, imparatorun çıkmasını beklemeden sarayı bastılar. Yüzlerce saray muhafızını öldürdüler. Ancak, kaçıp kurtulanların haber vermesi üzerine Çin ordusu saraya doldu. Bu durumda imparatoru kaçıramazlardı. Kür-Şad, sarayı terketmek, planın ikinci kısmını uygulamak, yani "saray ahırına hücum" emrini verdi. 40 yiğit ahırdaki muhafızları ve seyisleri de öldürerek atlara binip şehir dışına sürdüler. Fakat bütün bir ordu peşlerindeydi. Şehir yakınındaki Vey Irmağı'na gelince mecburen durdular.Derhal cephe alıp savaş durumuna geçtiler.Burada da yüzlerce Çin askerini öldürdüler. Ordu çok kalabalıktı. Türk yiğitleri kanlarının son damlasına kadar vuruşarak can verdiler. İhtilal başarılamadı ama, esir Türklerin gönlündeki hürriyet ateşi büyüdü büyüdü ve dalga dalga bütün Türk illerine dağıldı. Bu olay 639 yılında olmuştu. İhtilâl ateşi 41 yıl sönmeyecek ve 41. yılda bağımsızlıklarını kazanacaklardı.
Batı Gök-Türk Hakanlığı
Tardu’nun Başarılı Yılları: 582-603 582 yılında Doğu hakanlığı ile resmen ilgisini kesen Tardu, her iki kanadı kendi idaresinde birleştirmek için gayret sarf ediyordu. Doğu hakanlığına baskı yapan Çin’in Tülan hakana karşı kardeşi, T’u’li’yi tutarak iki kardeşi çarpıştırması üzerine Tardu Çin’e yürüdü. Kuzey Çin’de başarılarla ilerlerken yukarıda adı geçen general-diplomat Ç’ang Sun-şeng’in oyununa kurban oldu. Bu Çinli, Türk ordu efradı ve atlarının geçeceği yollardaki suları, pınarları zehirlemişti. Tardu böyle bir şeyin yapılacağını hatırına getirmediği için ağır zayiat ve telefat verdi. Çekilmek zorunda kaldı (600). Bu tarihe kadar Tardu Kağan batıda pek çok başarılar kazanmış, Hoten bölgesini imparatorluğa bağlamış, Şehinşah IV. Ormuzd “Türk-zade” (579-590) zamanında, Bizans–Sasanî savaşlarında, İran iç-işlerine müdahale etmiş, bir Türk başbuğu Derbend’i kuşatırken diğer bir Gök-Türk ordusu Herat, Budgis havalisine girmişti. Bu orduyu durduran ünlü Sasanî kumandanı Bahram Çupi’nin isyan edip Ormuzd’ı tahttan indirip oğlu Husrav Parviz’i tahta çıkarması, Sasanî imparatorluğunu karıştırmış, Bizans’ın müdahalesi ile mağlup edilen Bahram sonunda hakana sığınmıştı. Böylece Tardu’nun bir yandan, kısa müddet için de olsa, her iki hakanlığı kendi idaresinde birleştirmesi (598’e doğru), aynı zamanda İran üzerinde hakim bir durum kazanması, onun 598 yılında Bizans imparatoru Mauriacus’a gönderdiği mektupta ifadesini bulmuş görünmektedir: “Dünyanın yedi ırkının büyük şefi ve yedi ikliminin hükümdarı Hakan’dan Roma imparatoruna...” Çin kaynaklarına göre de bu tarihte Tardu, Ötüken, kuzey-batı Moğolistan, Aral Gölü havalisi, Kaşgar, Maveraünnehir ve Merv’e kadar Horasan sahaları üzerinde hakim bulunmakta ve ulu hakan olarak “Bilge Kağan” ünvanını taşımakta idi. Fakat Tardu, Gök-Türk birliğini gerçekleştirmek için çok şiddetli davranmıştı. 601’de Çin başkenti yakınlarında bir savaşta netice alamaması üzerine birçok Türk boyları ve yabancılar ayaklandılar. Tardu bunlarla başa çıkamadı ve Köke-na’ur havalisinde kayıplara karıştı (603).
IITardu Sonrası Kısa Zaafiyet Dönemi (603-619)
Tardu’nun sahneden çekilmesinden sonra, memlekette isyancıların sayısı arttı, nizam bozuldu. Doğu hakanlığında yeni bir kudret olarak beliren Şi-pi Kağan’a karşı, Tardu’nun torunu Sui’lerle işbirliğine kalktığı ve hatta ülkesini bırakarak Çin sarayında yaşamayı tercih ettiği için Şi-pi tarafından Çinliler’den teslim alınarak öldürüldü (619). Devlet meclisi’nin hakan ilan ettiği, Tardu soyundan Şi-Koei zamanında durum düzelmeğe başladı.

 
Tong Yabgu Zamanı (619-630)
Fakat asıl huzur, Tardu’nun küçük torunu olan T’ong-Yabgu devrinde (619-630) görüldü. Çin kaynağı T’an-shu’ya göre “akıllı ve cesur” olan bu hakan “mahir bir savaşçı ve şeçkin bir stratejist” idi. Orhun, Tola ırmakları ile Aral Gölü arasında yayılmış bulunan Tölesler’i kendine bağlamış, İranlıları mağlup etmiş, güneyde Kandahar’a kadar ilerlemişti. Ordusu birkaç yüz bin iyi yay kullanan süvarilerden kurulu idi. Merkezi Talas şehrinin 75 km. kadar güney doğusundaki ünlü Bin-yul (Bin-bulak= bin pınar) mevkiinde idi. Tang-shu’ya göre “o zamana kadar batıda onun derecesinde kuvvetli olanı görülmemişti”. Çin ile dostane münasebetler kurmuş olan T’ong-Yabgu çağında Hindistan’a gitmek üzere Gök-Türk İmparatorluğu’nu bir baştan bir başa geçerek yolları, şehirleri, dinî ve kültürel hayatı hakkında çok alaka çekici bir bilgi veren, Çinli Budist rahip Hiuen-Tsang, T’ong Yabgu’yu da ziyaret etmiştir
Gök-Türk Tarihinin En Karanlık Yılı: 630
Gök-Türk İmparatorluğu’nun parlak bir devri yaşadığı yıllarda On-oklar ve Karluklar isyan ettiler. Bunları kendi mevkiini tehlikede zanneden Doğu hakanı Kie-li teşvik etmiş olmalıdır. Bir tartışma esnasında T’ong-Yabgu’nun, hakanlığın batı kanadı başbuğu olan amcası Se-pi tarafından öldürülmesi (630) ülkeyi karıştırdı. On-ok’lardan Nu-şi-pi’ler Se-pi’yi istemediklerinden kendileri hükümdar seçmeyi tercih ettilerse de, T’ong-Yabgu’nun oğlu Se-Yabgu üzerinde birleşildi. Bu defa Tölesler’in ayaklanması devletin Çin’e bağlanmasında birinci derecede amil oldu. 630 senesi büyük Gök-Türk tarihinin en karanlık yılıdır. Doğu hakanlığı bu sene Çin’e boyun eğmişti. Batı hakanlığı da aynı tarihte aynı akibete uğradı. Bundan sonra Aşına soyundan bir sürü “kağan”, bazan aynı zamanda birkaç “kağan” Batı Gök-Türk gruplarının başında görülüyorsa da, bunlar aynı zamanda Çin’in birer memuru durumunda idiler. Batı Gök-Türk ülkelerinin Çin’e ilhakı 658’de tamamlandı.
İlteriş Kutlug Kağan’ın II. Gök-Türk Devleti’ni Kurması: 682
Kutlug ile Tonyukuk önce, 68