* T.C.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 yıldız; Tarihteki 16 büyük Türk
İmparatorluğunu,
ortadaki güneş ise Türkiye Cumhuriyeti Devletini simgeler.
BÜYÜK HUN İMPARATORLUĞU Mete Han 'ın Tahta Çıkışı
Mete Han’ın babası Teoman Çin
yıllıklarında Tan-hu (veya Şan-yü) diye anılmaktadır ki, Hun dilinde
imparator ünvanı olan bu tabir basit bir kabile reisi değil, çok önceleri
teşekkül etmiş bir devletin başkanı olduğunu gösterir. Üvey anasının teşviki
ile babası tarafından veliahtlık hakkının kendisinden alınması teşebbüsü
karşısında Mete Han, emrindeki demir disiplin altında yetiştirdiği 10 bin
atlı ile katıldığı bir sürek avında Teoman’ı öldurerek Hun Tan-hu’su ilan
edildi (M.Ö.209). Mete Han, doğudaki Moğol-Tunguz kabileler birliği Tung-hu’ların
ısrarla toprak taleplerine savaş ile mukabele ederek onları perişan ettikten
ve böylece hakimiyetini kuzey Peçli’ye kadar genişlettikten sonra
güney-batıya döndü ve Orta Asya’daki, Hind-Avrupa kökenli oldukları sanılan
Yüe-çi’leri yerlerinden oynattı. Bunlar kütleler halinde batıya doğru
çekilirken Mete Han güneye yönelerek Huang-ho büyük dirseği içindeki Ordos
bölgesini ele geçirdi ve oradan Çin topraklarına girdi. Mai-yi, T’ai-yuan
şehirlerini zapt ederek Han sülalesinin kurucusu İmparator Kao-ti’nin 320
bin kişilik, hemen hemen tamamen piyade ordusunu, bozkır usulü sahte ric‘at
tâbyesi ile çenber içine aldı (M.Ö. 201). İmparator, vaktiyle Türkler’in
yaşadığı bütün toprakların Hun Devletine terki, yiyecek ve ipek verilmesi ve
yıllık vergi taahhüdü şartları ile kendini ve ordusunu kurtarmağa muvaffak
oldu. Çin ile dostluk havası içinde ticarî münasebetleri geliştirirken Mete
Han, İrtiş yatağına kadar olan bozkırları (Kie-kun = Kırgızlar’ın memleketi)
ve buranın batısındaki Ting-ling’lerin yerini, bazı eski Ogur (O-k’ut)
kolları ile meskun araziyi, kuzey Türkistan’ı zaptetti ve Isık Gölü
etrafındaki Vu-sun’ları hakimiyeti altına aldı. Bu suretle büyük Hun
hükümdarı o çağda Asya kıt‘asında yaşayan Türk soyundan bütün toplulukları
kendi idaresinde tek bayrak altında toplamış oluyordu. İmparatorluk
sınırlarının Mançurya’dan Aral Gölüne, batı Sibirya’dan Gobi Çölü-Tibet
hattına kadar genişlediği bu tarihlerde Hunlar’a tabi olanlar arasında
Moğollar, Tunguzlar ve Çinliler de vardı. Mete Han tarafından Çin hükümetine
önderilen M.Ö. 177 tarihli mektuptan anlaşıldığına göre Türk devletine bağlı
kavimlerin sayısı 26 idi ve bunların hepsi, Tan-hu’nun ifadesi ile “yay
geren halk” yani “Hun” olmuşlardı.
Mete Han Döneminin Genel Özellikleri
Görüldüğü üzere bu devlet, idaresindeki
kısıtlı tarım sahalarına karşılık, daha ziyade, otlağı bol, hayvancılığa
elverişli bozkırlar bölgesinde kurulmuştu. Ekonomisinin temeli başta at
olmak üzere, hayvan yetiştiricilik idi. Buna göre sosyal durumu da, toprağa
bağlı "köylü" kültüründeki geniş arazi sahibi Çin tabakaları ile köle
sınıfından çok farklı idi. Ne malikanelere, ne de toprak kölelerine
rastlanmayan Hun bölgelerinde halk, kan akrabalığı ile birbirine bağlı
ailelerin meydana getirdiği sosyal ve siyasî birlikler olarak disiplinli ve
kendilerini müdafaa için daima silahlı kabileler (boylar) halinde yaşıyor ve
devlet bu kabile birliklerinin (bodunlar) kendi aralarında sıkı işbirliği
esasına dayanıyordu. Devlet, bu kuruluş icabı ve bilhassa ordunun Mete Han
tarafından tanziminden sonra merkezden idare edilen bir "askerî teşkilat"
niteliği kazanması sebebi ile askerî karakterde idi ve gerekli şartlar
(bozkırda eğitilmiş olmak, at ve silah) hazır olduğu için de fetihlere
açıktı. Bu yönden de "köylü" Çin devlet yapısından ayrılıyordu. Çin'de esas
rejim "feodalite" olduğu halde, Hun devletinde merkeziyetçilik dikkati
çekecek kadar belirli idi. Küçük memurlar ve bazı müşavirler belki Çinli
idi, fakat emirlerindeki silahlı kuvvetlerle aynı zamanda birer kumandan
olan bütün yüksek görevliler ile birinci derecede sorumlu makam sahipleri
hep Hun asıllı oldukları gibi, devlet teşkilatının da (mesela, sağ-sol veya
doğu-batı taksimatı vb.) Çinlilik ile hiç ilgisi yoktu; Mete Han tarafından
gerçekleştirilen ve toplulukta kabilecilik gayretlerini kırarak adeta
devlete millî topluluk havasını getiren ordudaki 10'lu tertip sistemi de
Türk idi. Esasen devletin millî karakterinin korunmasına dikkat edildiğine
dair bazı davranışlar göze çarpıyordu: Mesela Paiteng'de imparator
idaresindeki Çin ordusunu kuşatan Mete Han’ın, Çin içlerine dalarak
bozkırdan uzaklaşmasına zevcesi ve herhalde devlet meclisi tarafından engel
olunmuştu. İnanç yönünden ne Moğol totemciliği, ne de Çin toprak tanrıcılığı
ile ilgisi bulunmayan bozkır Türk Gök Tanrı itikadındaki Hun devletinin
meydana gelişinde "Çin imparatorluğu"nun model olduğuna dair yaygın görüş
normal ölçülerdeki karşılıklı kültür tesirleri dışında doğru sayılmamalıdır.
Önce, devlet Çin topraklarında değil, "Hiung-nu"lar sahasında kurulmuştu;
Ikincisi, Mete Han’ın "Gök'ün oğlu" diye bir unvan takındığı şüphelidir.
Üçüncüsü, Çin devletinde "Gök'ün oğlu" kavramı da aslen Çin değil, Türk
menşelidir. Bütün bunlardan dolayı, Mete Han zamanında kesin şeklini aldığı
görülen Büyük Hun devleti, etnik yönden ve hakimiyet anlayışı, sosyal
yapısı, idarî ve askerî kuruluşları, dini ve dünya görüşü ile, Türk
milletinin tarih ve kültüründe feyizli etkilerini iki bin yıl sürdüren bir
ana kaynak durumundadır. Bu itibarla, Türk ve dünya tarihinde çok büyük önem
taşır.
Mete’nin Ölümü ve Tanhu Ki-Ok Dönemi
Mete Han M.Ö. 174 yılında öldüğü zaman,
mülkî ve askerî teşkilatı ile, iç ve dış siyaseti ile, dini ile, ordusu ve
harp tekniği ile, sanatı ile yüksek vasıflı bir cemiyet halinde daha sonra
asırlar boyunca Türk devletlerine örnek vazifesi görecek olan, tarihen malum
ilk Türk siyasî teşekkülü, “Büyük Hun İmparatorluğu” kudretinin zirvesinde
bulunuyordu. Mete Han’ın oğlu Tanhu Ki-ok (M.Ö. 174-160) bu haşmeti muhafaza
etmeğe çalıştı. Yurtlarından atılan Yüe-çi’lerin Afganistan’da Baktria
bölgesinde, vaktiyle İskender tarafından kurulmuş olan Grek hakimiyetine son
verdikleri tarihte (M.Ö. 166) kalabalık ordusu ile Çin’e girerek başkenti
Ch’ang-an yakınındaki imparator sarayını yakan Ki-ok, bu seferdeki gayesine
uygun olarak Çin ile iktisadî münasebetini dostane bir şekilde devam
ettirmek için yanlış bir adım attı: Bir Çin prensesi ile evlendi ve bu
suretle ileride, Çin ile temasa gelen hemen bütün Türk devletleri bakımından
kötü neticeler verecek bir çığır açmış oldu. Çünkü hanedanlar arasındaki bu
tür yakınlaşmalar, her zaman Çin'in hile makinesinin harekete geçmesi için
fırsat teşkil etmiştir. Hun merkezinde Çinli Prensesin himayesinden
faydalanan Çin diplomat ve vazifelileri Hun imparatorluğu topraklarında
serbestçe gezip dolaşıyorlar, Türkler ve tabi kavimler arasında propaganda
yapıyorlar, devleti sinsice kuvvetten düşürmeğe çalışıyorlardı. Bundan
başka, ticaret malı olarak memlekete sokulup Hun ileri gelenleri arasında
revaç bulan Çin ipeği, lüks zevki yolu ile rehaveti artırmakta idi.
Tanhu Ki-Şin Zamanı
Ki-ok devrinde fazla hissedilmeyen bu
menfi durumlar onun oğlu Tan-hu Kun-şin zamanında (M.Ö. 160-126) tam bir
huzursuzluk kaynağı olarak kendisini gösterdi. Kendisi de Han sülalesine
damad olan Tan-hu, babası ölçüsünde asker ruhlu bir hükümdar olmadığı için
Hun iktidarında sarsıntılar belirdi. Çinliler’in bu devirde sınır
boylarındaki ufak çaptaki akınları durdurduğu görülüyordu. İlk defa büyük
imparatorlardan Vu-ti (M.Ö. 141-87) kalabalık ordular teşkil ederek, Hun
hakimiyetinin yıkılmasını hedef tutan planlarını tatbike girişti.
Propagandayı artırdı. Gayelerinden biri de Çin için muazzam gelir kaynağı
olan ipeğe batı bölgelerinde de yeni pazarlar bulmak ve İç Asya-İran
üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan meşhur “ipek yolu”nu emniyet altına
almaktı. Dolayısı ile orta ve batı Asya’da yabancıların kudretini kırması
lazımdı. Bilindiği gibi, aşağı yukarı M.S.1. bin sonlarına kadar Türk-Çin
mücadelelerinin temel sebeplerinden biri bu kervan yoluna hakimiyet meselesi
olmuştur.
Çang-Kien’in Raporu
Vu-tin’in ipek yolu üzerindeki memleket ve
kavimleri öğrenmek ve onlarla Hunlar’a karşı işbirliği sağlamak maksadı ile
batıya gönderdiği yüksek rütbeli asker olan Çang-kien’in, gizli vazifesini
yaparken Hunlar tarafından yakalanıp 10 yıl gözaltında tutulmasına rağmen,
buralarda geçirdiği uzunca müddet içinde (M.Ö. 139-127) edindiği bilgiyi,
temaslarını ve tavsiyelerini ihtiva eden mühim raporu imparatoru memnun
etmiş ve sonraki Çin siyaseti için başlıca rehber vazifesini görmüştür. Bu
arada Çinliler çok ehemmiyetli bir başarı daha elde etmişlerdir ki, o da
ordularını Türk usulüne göre yetiştirmeleri ve Hun silahları ile techiz
etmeleri idi. Daha Mete Han zamanında Çin’de kumandan Mung-t’ien tarafından
başlatılmış olan askerî ıslahat hareketleri imparator Vu-ti’nin
kumandanlarından olup, Hun tarzında 140 bin kişilik bir süvari kuvveti
çıkaran Ho K’ü-ping (öl. M.Ö. 115) tarafından büyük başarıya ulaştırılmıştı.
Kuzeyde Hun akınları tutuluyor, İç Asya yönünde, ipek yolu üzerindeki
memleketler zapt olunuyor, bilhassa süvari kumandanı Pan Ç’ao’nun gayretleri
ile (M.S. 75’e doğru) Doğu Türkistan’a kadar sokulan Çinliler oralarda
askerî garnizonlar kuruyorlardı.
Hunların Bölünmesi ve Çi-Çi Han’ın
Kahramanlığı
Hunlar artık eskisi gibi değil idiler.
Akınlar durmuş, imparatorluğun zengin kısımlarının yavaş yavaş düşman
istilasına uğraması ile devlet geliri azalmaya başlamış, o zamanlara kadar
Çin’den vergi ve hediye olarak sağlanan mali destek kesilmişti. İç
huzursuzluk, idarecilerle başbuğların arasını açmağa yönelen düşman
propagandası ile gittikçe derinleşiyordu. Nihayet Çin, hanedan azasından
bazılarını kendine çekmeye muvaffak oldu, bu da prensler arasındaki
anlaşmazlığı şiddetlendirdi. Çin’in teşvik ve yardımı ile Tan-hu olan Ho-han-ye,
kardeşi Çi-çi tarafından tanınmadı (M.Ö. 58). Ho-han-ye’nin Çin’e tabi olma
teklifi, Hun danışma kurulunda (devlet meclisi) ağır münakaşalardan sonra
reddedildi, fakat Tan-hu’nun iktisadî darlığı gidermek gibi kendince makul
sebeplere dayalı fikrinde ısrarı Hunlar’ı ikiye ayırdı. Ho-han-ye Çin
himayesini kabul edip halkının bır kısmını Ordos’a gönderirken, tabiiyeti
şerefsizlik sayan Çi-çi kendine bağlı kütlelerle birlikte memleketi terk
ederek batıya doğru çekildi (M.Ö.54). Bir yandan Çin ile uğraşarak, bir
yandan da yolu üzerinde, Tarbagatay, Yedi-su havalisindeki Ogur (O-k’ut)’ların
İrtiş kaynaklarındaki Tin-ling’lerin, Isık Göl yanındaki Vu-sun’ların
mukavemetlerini kırarak geldiği Çu-Talas ırmakları düzlüğünde müstakil
devlet kurdu. Fakat bu Orta Asya Hun devleti çok sürmedi, Batı’ya Hun
yürüyüşünü adım adım takip eden Çin ordularından başka, adları geçen Türk
boyları da yeni devlete karşı idiler. Henüz yerleşmemiş, savaş gücü zayıf
Hunlar aleyhine birleşmişler ve Çin’e destek olmuşlardı. Dört taraftan
hücuma uğrayan Hun Devleti’nin, Çi-çi tarafından yeni inşa ettirilip, sur
ile çevrilen başkenti, 70 bin kişilik hasım orduları tarafından kuşatıldı ve
yıkıldı. Cihanda eşi görülmemiş bir müdafaa yapılmış, kanlı sokak
muharebeleri cereyan etmiş, Tan-hu’nun ikametgahında oda oda savaşılmış ve
Çi-çi dahil, sarayda bulunan kadın-erkek 1518 kişinin hepsi, Başkentlerinin
her köşe başında adım adım vuruşarak Türklük uğruna, devletleri uğruna
hayatlarını feda etmişlerdi.
Çiçi Sonrası Dönem
Çiçi'nin batıya uzaklaşmasından sonra
kendini toplayan ve Çin hükümeti ile anlaşma yaparak (M.Ö. 43), devlet
meclisinin kararı ile başkentini Orhun bölgesine nakleden, fakat M.Ö. 36'dan
itibaren tekrar Çin tabiliğine giren Ho-han-yeh (ölm. M.Ö. 31)'e bağlı
kütleler, onun evlatları tarafından bir müddet idare edildikten sonra,
tekrar toparlanmağa başlamışlar ve kudretli bir devlet adamı olduğu
anlaşılan Yu (Hotodzsisi) Tanhu zamanında (M. 1846) Çin'e karşı
istiklallerini elde ederek doğuda Mançurya'ya, batıda Kaşgar'a kadar olan
geniş bölgeyi tekrar idarelerine almağa muvaffak olmuşlardı. Fakat Yu'nun
ölümünden itibaren iç anlaşmazlıklara düşmeleri ve uzun süren kıtlık
yıllarının sebebiyet verdiği çok sayıda hayvan kırımı ile ülkede baş
gösteren açlık Hunları müşkül duruma soktu. Yu'nun oğlu Tanhu P'unu'ya karşı
mücadele açarak kuzeydeki Hun kabileleri arasına çekilen P'unu'nun yeğeninin
orada kendini Tanhu ilan etmesi hadisesi (M. 48) Hunları tekrar ve artık bir
daha birleşememek üzere ikiye ayırdı: Kuzey Hunları (Kuzey veya dış
Moğolistan'da) ve Güney Hunları (Güney veya iç Moğolistan'da). Böylece M.
48'de aynı siyasî vasıfları kesinlik kazanan iki Hun devleti arasındaki
büyük fark, Güneydekinin Çin tabiiyetini devam ettirmesi, Kuzey devletinin
ise istiklalini daima koruması idi. Bundan başka, Güney Sibirya, Cungarya
ötesine kadar Batı ve İç Asya'da iktisadî ehemmiyeti bilinen bütün şehir
devletleri de Kuzey Hun devletinin idaresinde idi. Dolayısiyle siyasî ve
askerî Çin saldırılarının ana hedefini teşkil ediyordu. Daha Hun
imparatorluğunun bölünmesi ile sonuçlanan iç mücadeleleri ustaca istismar
eden Çin, Hunlara bağlı doğudaki Moğol Tunguz karışımı Wuhuan ve Sienpi (Hsienbi)
kütlelerini kışkırtmış, bunların sürekli baskıları neticesinde Hun devleti,
doğu Moğolistan'da kontrolü kaybederken, batı bölgesinde de tahrikçi Çin
siyaseti ile karşılaşmıştı. Bu sebeple, en tesirlisi Yarkent kırallığı olmak
üzere, Şanşan (loulan, Lobnor'un güneyi), Turfan vb. bölgelerdeki
ayaklanmalar ile uğraşmak zorunda kalındı (M. 46-60 yılları). Hun devletinin
buralarda, bilhassa Çin'in sömürücü tutumu ile Yarkent kralı Kien'in çok
merhametsiz davranışından perişan düşen halk tarafından kurtarıcı gibi
karşılanması ve duruma hakim olduktan sonra, yeniden baskı altına aldığı
Çin'i sınır kasabalarında serbest ticarete mecbur etmesi (61-65) Çin'i tam
kararlılık içinde ve doğrudan doğruya askeri harekatla Hun devletini
çökertmek hazırlığına sevketti. İmparator Mingti (M. 58-75), Ç'engti (M.
75-89) ve Hoti (M. 89-105) devirlerinin ünlü generali Pan Ç'ao'nun yüksek
kumandasında kalabalık Çin ordularının 30 yıl süren harekâtı sonunda
Kangk'ü'ye kadar (Kaçgar, Hami, Yarkent, Hoten dahil) sayısı 50'yi bulan
zengin ve kervan yolu üzerinde olduğu için, iktisadî yönden önemli şehirler
Çin'in hakimiyetine geçti. Bilhassa M. 73-74, 89-90-91 yılları harekâtında
ağır kayıplara uğrayan Hunlar İç-Asya'da hakimiyetlerini kaybederken, doğuda
da Sienpi'lerin hücumlarına (en şiddetlisi M. 89-91 arasında) maruz
bulunuyorlardı. İki cephede sürekli savaşlar vermek zorunda kalan Kuzey Hun
devleti, son Tanhuların başarılı müdafaalarına rağmen, kuvvetten düştü,
durum aleyhte gelişti. Hakimiyetlerini Güney Sibirya'ya ve Cungarya'ya kadar
genişletmeğe muvaffak olan Sienpi'lerin hükümdan Tan-shih-huai (M. 147-156)
tarafından nihayet saf dışı edilen Kuzey Hunlarının (ihtimal Tanhu Avitokhol
zamanında toprakları düşman kabilelerin istilasına uğradı. Siyasî
iktidarlarının zayıflamağa yüz tuttuğu tarihlerde esasen memleketi terk
etmeğe başlayan Hunlardan (büyük çapta göçler M. 91'de ve 155'e doğru), Kuça
civarında kalan Yüepan-Yüebanlar dışındaki kalabalık kütleler batıya
çekilmişlerdi ki, bunların şimdiki Güney Kazakistan bozkırındaki
soydaşlarına (Çiçi Hunları) katıldıkları anlaşılmaktadır.